BİR HAYAT ŞİİRİ; ''ÇİLE''
BİR HAYAT ŞİİRİ
‘’ÇİLE’’
-1-
Epeyce bir zamandır aklımda olan, mutlaka yazmalıyım dediğim bu yazıyı yazmak bugüne nasipmiş, tamamlayabilirsem şayet.
Bugün; Üstad Necip Fazıl Kısakürek’in vefatının sene-i devriyesi. Rabbim O’ndan razı olsun.
Kendisini tanımaya lise yıllarımda başladım. Sene sonunda kazandığım bir okul derecesi sebebiyle hediye edilen bir kitaptı ‘’Çile’. Bir de kalem koymuşlardı yanına ne de güzeldi.
Bir kitap ve bir kalem... Şu zamanda bile beni bundan daha mutlu edecek bir hediye olabileceğini sanmıyorum.
Kitap adını aldığı Çile şiiri ile başlıyordu. Kaç kez okudum bilmiyorum bugüne kadar. Ve bugün işte buradayım ve sanıyorum ki biraz da olsa anladım Üstad’ın ‘’Çile’’sini, hayat mücadelesini.
Şiir 28 kıtadan oluşuyor. Her birine dair bir anım, her birini yaşadığım sevinçlerde ve daha çok imtihanlarda mırıldanmışlığım vardır. Bu yazımda kalemim yazdığınca bunlara yer vereceğim. Belki bitmeyecek yarım kalacak ama devamını mutlaka getireceğim.
Hiçbir edebi terime ve hiç kimsenin görüşüne yer vermeyeceğim. Varsın geçerliliği olmasın yazdıklarımın. Kaynak benim hislerim. Onlara dayanarak yazacağım ve elbette dilim sürçecek. Şimdiden affola…
‘’Gâiblerden bir ses geldi: Bu adam,
Gezdirsin boşluğu ense kökünde!
Ve uçtu tepemden birdenbire dam;
Gök devrildi, künde üstüne künde...’’
Ne zaman şöyle bir
silkinip kendimi kendime getirmeye ihtiyaç duyduysam o sesi aradım ense kökümde
yıllarca. O sesi duysam tüm arayışlarım sona erecekti bir tokat gibi beni
kendime getirecekti.
Üstadın fark edişi
büyüktü. Gökleri deviren bir fark ediş…
Gök griydi, bulutlar
yaklaştıkça yaklaşıyordu tepeme. Beni boğan, sıkan, yoran bir şeyler vardı. İşte
o zaman şu dizeler gelirdi aklıma ve hak verirdim o kehanetlerini savuran felaket
tellalı yaşlı teyzelere. Çekilen ok beni yaralar un ufak ederdi, dağılırdım.
İnsanın bir imtihanla
karşılaştığı o ilk andaki acısı daha güzel anlatılır mıydı bilmiyorum;
‘’Pencereye koştum: Kızıl kıyamet!
Dediklerin çıktı, ihtiyar bacı!
Sonsuzluk, elinde bir mavi tülbent,
Ok çekti yukardan, üstüme avcı.’’
Bir derdim varsa eğer sabahı zor ederdim ki çoğu zaman bir dertle uyurdum -kendi kendime edindiğim dertlerle- bir an evvel sabaha kavuşmak isterdim. Çünkü bilirdim seher vakitlerindeydi kurtuluş. İnananlar için yepyeni bir dünya vardı seher vaktinde.
Kaç kez o seher
havasını ciğerlerime doldururken bu dizeleri mırıldanıp yepyeni bir dünya hediye
ettiği için şükrettim Allah’a sayısını bilmiyorum;
Ensemin örsünde bir demir balyoz,
Kapandım yatağa son çare diye.
Bir kanlı şafakta, bana çil horoz,
Yepyeni bir dünya etti hediye.
Dünyaya bir türlü
alışamadım, yerimi hep yadırgadım. Ne zaman sorgulayacak olsam dünyayı şu
dizeler yetişti imdadıma;
Bu nasıl bir dünya hikâyesi zor;
Mekânı bir satıh, zamanı vehim.
Bütün bir kâinat muşamba dekor,
Bütün bir insanlık yalana teslim.
Üstadın şiirlerinde,
yazılarında sıkça rastlanan bir mesele vardı bu dizelerde de; ‘’Benlik arayışı’’
Öyle değil midir?
İnsan kendini tanıyana kadar bir bedevi gibi yıkık ve şaşkın dolaşmaz mı şu
alemde? Bu dünyanın en garipleri kendini arama yolculuğuna çıkmış olanlar değil
midir?Bu yolculuk çetindir, yol uzun ve yorucudur.
Aylarca gezindim, yıkık ve şaşkın,
Benliğim bir kazan ve aklım kepçe.
Deliler köyünden bir menzil aşkın,
Her fikir içimde bir çift kelepçe.

Yorumlar
Yorum Gönder