DOĞAR YAZ AYLARI
Köye gidiyoruz o eski deri koltuklu otobüslerle, sigara da içiliyor üstelik o zamanlar, kokusu hala burnumda. Ne hikmetse o kokuyu bile özleyerek anıyorum şimdilerde.
Yaz, köy, buğday, nohut, harman…
Hangisine denk geldikse artık Ankara’ya dönene kadar. Allah ne verdiyse emeğimizi ortak ediyoruz asıl büyük emeğe.
Yazı boş geçirme fikrini tüm varlığımla reddedişim bundan mı acaba diyorum.
Çocukluğunun tüm yazları emeği dibine kadar sıyıran insanları görerek geçsin ve sen yazı keyif çatmak olarak konumlandır zihninde.
Böyle bir şeyin mümkün olmadığına inancım gitgide artıyor.
.
.
.
Bir gün, Ankara’ya dönmek için sabahın seherinde uyanıyoruz. Harmandan kalkan yetiştiyse eğer çuvallarla doluyor otobüs. Aralara da bizler sıkışıveriyoruz işte; yorgun insancıklar, suskun çocuklar.
Şehre en uzak bizim köy olduğundan bizim köyden başlanıyor yolculuğa. Bir hayli seviniyorum buna. Sırayla tüm köylerden geçerek yolcular toplanırken bir müzik yükseliyor hem o anın hem hepimizin hayatının fon müziği olduğuna inandığım…
Sesler değişiyor ve sözler…
Bir şey değişmiyor fakat, insanın ciğerini avcunun içine alan o tını asla değişmiyor.
Bozlak oluyor sarı yer, mavi gök, bozlakla doluyor.
Bozkırın dört yanından bozlaklar yankılanıyor…
O zamanlar bilmezdim ciğerimi avcunun içine alanlar kim böyle? Şimdi dinledikçe hatırlıyorum, eşleştirme oynuyorum seslerle.
O sesler Çekiç Ali’nin, Hacı Taşan’ın, Muharrem Ertaş’ın, Neşet Ertaş’ın sesleriymiş… Onca mahrumiyetin içinde bu seslerden, bozlaklardan, bozkırdan, tarlalardan, buğdaydan, başaktan, pınarlardan mahrum kalmamışım büsbütün…
Ne şanslıymışım!

Yorumlar
Yorum Gönder