BEKLENEN ÖĞRETMEN
Her öğretmen beklenendir.
Çiçeklerin, en güzel renklerini
sunmak için beklediği gibi baharı,
Bir çocuk da öyle bekler ruhunda
rengârenk çiçekler açtıracak öğretmenini.
Bir öğretmen, nevbaharıdır bir
çocuğun…
Atandığım
şehre vardığımızda sabahın ilk ışıkları aydınlatıyordu terminali. Babamla mesai
başlayana kadar bekledik burada. Güneş terminalin karşısındaki tepelere
vuruyordu usulca. Güzel bir Eylül günü için hazırlanıyordu şehir. Yeşilin her
tonunu görebilmek mümkündü gözlerimi ne yana çevirsem ve dünyaya daha önce bu
kadar yeşil bakmadığımı fark ettim. Bozkırın sarısı ve göğün mavisinden başka
bir renge aşina değildi gözlerim. Sevmiştim bu şehrin insana huzur veren
yeşilini.
Mesai
saatinin yaklaşmasıyla şehir merkezine doğru yola koyulduk babamla. Babam çok
mutluydu. Böyle şeyleri konuşmazdık pek ama bunca yıllık evladı olarak
mutluluğunu hissedecek kadar tanıyordum onu. Atandığım okula geldik. Kendimi
okula yeni başlayacak bir çocuk gibi hissediyordum. Hani bir an utanıp babamın arkasına
saklanacaktım neredeyse. Mesai arkadaşlarımın da yardımıyla çabucak halloldu
işlerimiz, kalacak bir yer dahi ayarlandı hemen. Babamın geri dönme vakti
geldi. O döndü Ankara’ya, evimize ben burada tek başıma kaldım 22 seneden sonra
ilk defa. Sudan çıkmış balık gibi hissettim kendimi bir süre ama güzel bir
şeydi sanki özgürlük. Hayallerim gerçekleşmişti.
Okulun
ilk günü nihayet geldi. O gün bir başka uyandım, okula yeni başlayan tüm
çocukların heyecanını taşıyordum yüreğimde. Okula vardığımda çocuklar birer
ikişer toplanmaya başlamıştı. Besmeleyle çıkmıştım yola ve bir besmele daha çekip
sağ ayağımla girdim okulun kapısından içeri. Bir öğrencim olduğunu söylemişti müdür
bey. Evet, sadece bir tane, Adı Esma... Onun hakkında bildiğim sadece bu
kadardı. Tabii bir de öğrencimin görme engelli olduğunu söylemeliyim. Gözlerim
onu arıyordu, Esma’yı. Çok da zor olmazdı herhalde benim için onu diğerlerinden
ayırt etmek. Olmadı da. Işıl ışıl parlıyordu Esma. Annesinin yanında parmağını
gözüne bastırmış kafası öne eğik bir çocuk duruyordu. Dört senelik üniversite
hayatım böyle bir duruşun görme engelli birine ait olduğunu fazlasıyla
öğretmişti bana. Sanki onlar da beni arıyor gibiydiler. Yanlarına gittim. Esma
sesime doğru yöneldi hemen. ‘’Öğretmenim sen misin?’’ dedi. Nasıl ben onun
haberini aldıysam o da benim haberimi almıştı. ‘’ Evet, ben yeni öğretmenin.’’
dedim. Ama çok tatlıydı Esma. Sesindeki cıvıltılar beni benden almıştı ilk
duyuşumda. Annesinin beni görünce ışıldayan gözleri hala gözümün önünde…
‘’Hocam!’’ dedi.
‘’Seni çok bekledik.’’ ve sarıldı boynuma. Annesiyle konuşurken Esma’nın o
tatlı sesinin kaynağını bulmuştum. Evet, ben iki senedir beklenen bir
öğretmendim. Esma 3.sınıfa geçtiğinde nihayet kendine özel bir öğretmeni
olabilmişti. İstiklal Marşı okunurken duyduğum gurur, kabaran göğsüm… ne yüce
bir duygudur Allah’ım şükürler olsun dedim içimden. Sınıfa geçerken
öğrendiklerimi uygulamaya, öğretmenliğe başlamıştım. Görme engellilere
rehberlik kurallarını uygulamaya başladım hemen. Ondan kolumdan tutmasını ve beni takip
etmesini istedim. Basamaklarda uyardım. Her zaman sağdan gidip gelmesi
gerektiğini söyledim ona. Herkes bizi izliyordu. Okulda bulunan öğretmenler,
veliler, öğrenciler belki de hayatlarında ilk kez böyle bir durumla
karşılaşmışlardı. Kendimi kahraman gibi hissediyordum. Esma’nın kahramanı…
Sınıfımıza geldik.
Öylesine ferahtı ki sınıf! Bu ferahlık sanırım sınıfta öğrenci için ayarlanmış
bir sıradan başka bir şey olmamasından kaynaklanıyordu. Tecrübeli arkadaşlardan
duymuştum böyle durumlarla karşılaşılabileceğini. O yüzden çok da üzerinde
durup üzülmedim. Hepsini halledebilirdim çünkü artık öğretmen olmuştum.
Tek
öğrencim Esma ve biricik annesiyle başladım konuşmaya. Annesi çok heyecanlıydı.
Heyecanlanmakta da çok haklıydı. İki senelik emeği ve mücadelesi sonunda
çocuğuna özel bir öğretmen getirtmeyi başarabilmişti. Her şeyi anlatmıştı bana
o gün. Zaten özel eğitimde bu çok önemlidir. Aileyi tanımak. Ama normalde biz
öğretmenler sorarız aileler verir cevapları.
Bu sefer öyle olmadı. Ben sormadan o her şeyi anlattı. Eşinin de görme engelli
olduğunu, Esma’nın en küçük çocukları olduğunu, çocukları için her şeyi yapabileceğini
anlattı. Anneydi işte, tam bir anne ve mücadelesini anlattı. Aslında mücadelesi
çok önceleri başlamış onu da anlattı ama mücadelesinin okulla ilgili olan
kısmını daha çok anlattı. İki sene boyunca kızını okula getirip götürmüş. Okula
getirip eve gitmemiş. Ders bitene kadar okulda beklemiş. Çalmadık kapı
bırakmamış. Çocuğuna özel bir öğretmen gelmesi için bütün imkanlarını harcamış.
Bugün işte o annenin zafer günüydü. Ödülü ise bendim. İşte böyle bir öğrenciye
ve böyle bir veliye öğretmen olarak gelmiştim. Ne büyük onur... Yılların
emeğinin, sıkıntılar içinde okumanın, hepsinin mükafatı karşımda duruyordu
sanki. Çok duygulandım ama ağlamadım. Çünkü eve dönünce hıçkıra hıçkıra
ağlayacaktım. Ben daha hiçbir şey yapmadan bana minnettar gözlerle bakan bir
anne duruyordu çünkü karşımda.
Bir
ara Müdür Bey geldi. ‘’Bir şey lazım mı? Nasıl gidiyor Hoca Hanım?’’ diye
sordu. Oturabileceğim bir sandalye, bir masa ve bir dolap rica ettim. Çok güler
yüzlü şen şakrak bir insandı Müdür Bey. ‘’Hallederiz Hoca Hanım, hallederiz sen
hiç kafana takma.’’ dedi. Gerçekten halletti de. Hemen gönderdi bir masa,
sandalye ve dolap. Ben ise minnettar... Teşekkür ettim, imkân yok demeyecektim
hiçbir zaman, gerekirse kendim
oluşturacaktım o imkânları.
Esma
hakkında daha fazla bilgi sahibi olmak için eski sınıf öğretmenine gittim. Tek
öğrendiğim Esma’nın iki sene boyunca okula gelip gittiğiydi. Bazen şarkı söylemiş,
bazen boya kalemleriyle karalamalar yapmış, sayı saymayı öğrenmiş kendi
çabalarıyla…
Sınıfa
döndüğümde anneyi ‘’Kızın bundan sonra bana emanet, sen gönül rahatlığıyla eve
gidebilirsin.’’ diyerek gönderdim evine. Bugüne kadar hep kızının yanında
beklediği için gitmekte biraz zorlansa da bana güvenerek sevinçle evine gitti.
Esma…
Esma ile baş başa kalmıştık nihayet. Onu konuşturma zamanı gelmişti artık.
Parmağı yine gözündeydi. Yavaşça tuttum elini aldım avucuma baktım pamuk gibi
bembeyaz eller. ‘’ Senin gözlerin çok güzelmiş. Daha yakından bakabilir miyim
Esma’cığım?’’ dedim. Gülümsedi. Gözlerini kırpıştırdı, utandı, yanakları
kızardı. Gözleri yemyeşildi. Bakmaya kıyamadım.
‘’Öğretmenim’’
dedi. Daha önce hiç kimse bana bu kadar güzel seslenmemişti. ‘’ Bana görmüyor
diyorlar. Ama ben görüyorum.’’ dedi. Evet, gerçekten de az gören bir çocuktu
Esma. Başını sola doğru çevirip sağ gözüyle bakmaya çalışıyordu bana. Esma
bakıyordu ve görüyordu da aynı zamanda.
Hemen başladık çalışmalara.
Elimde
üniversiteden kalma kabartma yazı tabletim vardı. Okuma yazma öğretmek için
yeter de artardı bile. Esma sanki içinde büyük bir cevher saklamış yıllardır. Öyle
güzel öğreniyordu, o güzelim pamuk elleri öyle narin dokuyordu ki harflere ve
öyle güzel kavrıyordu ki anlattığım her şeyi, bu kadar kolay mıydı öğretmek,
diye sormaktan kendimi alamıyordum. Boş kaldığım tüm zamanlarda Esma’ya
kabartma metin hazırlıyordum. Zor olsa da hissetmiyordum hiçbir zorluk ve
parmaklarım ağrısa da çiviyle yazmaktan hiç yorulmuyordum. Çünkü Esma çok güzel
öğreniyor gün geçtikçe okuması daha da hızlanıyordu. Parmaklarıyla okuyor,
parmaklarıyla görüyor, parmaklarıyla yaşıyordu adeta. Esma’nın öğrenmesi
gereken daha onlarca kısaltma vardı. Ama sanki Allah o pamuk elleri kabartma
harflerin üzerinde dans etsin, okusun yazsın diye yaratmıştı. Hiç durmuyordu
Esma. Kitaplarımız ve kendine özel Braille tableti de gelmişti. Bir de Braille
daktilo bulduk Esma’ya. İşi daha da kolaylaşmıştı böylece. Gündüzleri okulda
geceleri evde çok çalışıyordu Esma. Peki, kim vardı yanında? Annesi, dağ gibi
annesi vardı. Kızı öğrensin diye onunla birlikte çalışırken kendi de öğrendi
kabartma yazıyı. Tüm bu çabalarla bir yılın sonunda akranları düzeyine gelmişti
okuma-yazmada. Sadece görme engeli olmasına rağmen onun zihinsel engeli olduğunu
da düşünen insanlar şaşırdı Esma’nın okuyabildiğine. Esma okuyordu, kayıyordu
sanki parmakları kitapların sayfalarında. Bunların yanında var olan görmesini
de kullandık. Gören yazıyı da öğrenmeye çalıştık. Yavaş da ilerlesek
bırakmadık. Okumayı öğrendik, hayatı öğrenmeye başladık.
Peki
ya ben! Benim öğrendiklerim az mıydı Esma’dan? O benden okumayı öğrendiyse ben
de ondan hayatı, kâinatı okumayı öğrendim. Bugüne kadar bakıp göremediğim nice
nimetin farkına vardım. Bir gün incir çekirdeğini doldurmayacak bir sebepten
neredeyse tüm sevincimi kaybetmiş bir şekilde derse girdim. Biraz çalıştıktan
sonra ara verdik. Baktım Esma bir şeyler mırıldanıyor. Dikkatimi ona yönelttim.
Sağ elinin işaret ve orta parmaklarını sağ gözünün sağ tarafına yani
görebildiği tarafa doğru kaldırmış oynatıp duruyordu. Bir yandan da ‘’ Kuşları
seviyorum, çiçekleri seviyorum, yaşamak çok güzel…’’ diye mırıldanıyordu neşeli
bir sesle. Bir an durdum. Sonra gittim yanına. ‘’ Boncuğum, merak ettim, sen
elinle neden böyle yapıyorsun?’’ diye sordum. ‘’O benim kuşum öğretmenim, onu
uçuruyorum.’’ dedi. Ne zaman canı sıkılsa ya da mutlu olsa o kuşu uçurdu Esma.
Ben de onu keyifle izledim.
Günler
geçtikçe ben de neşelendim onunla ve ailesiyle. Esma’nın ailesi benim de ailem
olmuştu. Annesi sanki bir görevmiş gibi her gün Esma’ya öğle yemeği getirirken
bana da getiriyordu. Çok mahcup oluyordum. ‘’Abla’’ diyordum. (Abla diyordum
çünkü böylesine yakın olduğum bir insana ‘’ …. Hanım’’ diye hitap etmek bana
göre ruhsuzluktu. Fırsatını bulsam elini öpecektim. O kadar saygı duyuyordum.)
‘’Abla bana yemek getirme mahcup oluyorum. Sen kızına getirsen yeter.’’
diyordum. ‘’Sana getirmezsem Esma’ya da getirmem. Sen de benim kızımsın. Ben
seni çok bekledim.’’ diyordu biraz da kızıyordu bana annem gibi. Her fırsatta
beni ne kadar beklediğini de söylüyordu. Ben de razı olup bir güzel
doyuruyordum karnımı mis gibi anne yemeğiyle.
Veli
ziyaretine gitmiştim bir gün ve sanırım hayatımın en büyük derslerinden birini
de orada almıştım. Esma’nın babasının da görme engelli olduğunu biliyordum. Tamam,
annesi güler yüzlü, neşeli bir kadın ama çok yoruluyordur eşi de çocuğu da
görme engelli, hem nasıl koruyabilir ki o neşesini her daim, diye düşündüm
gitmeden. Önceden haber vermiştim gideceğimi. Acımaktan ziyade çözüm üretmek
gerektiğini öğreneli hayli zaman olmuştu ama yine de ‘’yazık’’ diyordum.
Kapıyı
anne açtı tüm neşesi ve misafirperverliğiyle. Oturma odasına buyur ettiler beni.
Baba oturuyordu başköşede. Selam verdim, tanıştık konuştuk. Hiç susmadılar.
Bana olan minnetlerini her defasında dile getiriyorlardı, çok utanıyordum.
Böyle bir aileye sahip olduğum için asıl ben onlara minnet duymalıydım. Gördüm
ki ‘’yazık’’ denilecek hiçbir tarafı yoktu bu ailenin. Neşe evin
pencerelerinden, kapısından sızıp sokağa taşıyordu adeta. Aile fertlerinin
birbiriyle olan muhabbeti beni çok etkilemişti. Birbirlerini çok iyi
tanıyorlardı belli ki. Evet, anne çok fedakârlık yapmıştı ancak bu fedakârlıklar
sonradan başa kakılmak için değil gerçekten mutlu bir yuva sahibi olmak için
yapılmış fedakârlıklardı. Sonradan öğrendim ki severek evlenmiş zaten eşiyle.
Birbirlerini sevmişlerdi ve sevmeye de devam ediyorlardı. Yuvayı dişi kuş
yapar, sözünün vücut bulmuş hali duruyordu karşımda. O gün içimi kaplayan sonsuz
huzurla döndüm eve. Epey sorguladım kendimi, ailemi, çevremi… Bu kadar mutlu muyduk biz? Hayır. Mutluymuş
gibi görünmeyi bile başaramıyorduk.
Öğretmenliğimin
ilk yılını böyle bir öğrenci ve dahası böyle bir aileyle tamamladım. Esma
akranları düzeyine gelmişti. Kaybettiği iki seneyi tırnaklarıyla kazıyarak tam
da bileğinin hakkıyla geri kazandı. Akranlarından daha iyi yaptığı şeyler de
vardı. Çok güzel şiir okuyordu Esma. Özel günlerde belediyenin hoparlöründen
Esma’yı dinliyordu şehir.
Bir
yıl daha orada görev yaptıktan sonra tayinim başka bir şehre çıktı. Evet, yeni
öğrenciler beni bekliyordu. Esma’dan ayrılmayı hiç istemiyordum. Artık büyük
ihtimalle görme engelli çocuklarla da çalışamayacaktım. Çok üzüldüm çok
ağladım. Boşuna mı dedim boşuna mı görme engelliler öğretmeni oldum?
Çok
değil, 3 yıl sonra bir yoğun bakımda kısa süreliğine de olsa görme yetisini
kaybedince bir yakınım -en yakınım- kabullenmeye çalışıp geleceği düşünürken
anladım ki hiçbir şey boşuna değilmiş.
Ne
Esma beni boşuna beklemiş yıllarca ne ben boşuna okumuşum…
Şimdi
başka zihinleri aydınlatmaya çalışıyorum.
Öğretmenliğimin
incisi, ilk yılım ve öğrencilerimin incisi de Esma olarak kalacak.

Yorumlar
Yorum Gönder